• Tarih

Başbakan Erdoğan'ın kızı Esra Albayrak, babasının, İhvan liderlerinden El-Bilteci'nin Rabia Meydanı'nda ölen kızına yazdığı mektubu okurken ağladığını söyledi

T24

Başbakan Tayyip Erdoğan’ın kızı Esra Albayrak, İhvan lideri El Bilteci’nin kızı Esma’nın Rabia Meydanı’nda öldürülmesini öğrendiğinde ağladığını söyledi. Albayrak, “Babamı bu sabah ağlarken gördüm, Rabia Caddesi’nde göğsünden vurularak şehit edilen 17’sindeki Esma’nın haberini okurken” dedi.

İhvan liderlerinden El-Bilteci, Mısır’daki askeri darbenin ardından Rabia Meydanı’nda çıkan olaylarda ölen kızı Esma’ya bir mektup yazdı. Bilteci mektubunda “Şehit olmadan iki gün önce seni rüyamda gelinlikler içinde gördüm. ‘Düğün gecen mi’ diye sordum. ‘Düğünüm öğlen olacak’ demiştin. Öğlen vakti şehit olduğun haberi geldi” dedi.

İhvan liderlerinden Bilteci’nin Rabia Meydanı’nda ölen kızı Esma’ya mektup yazdı. Siber Eraslan da Başbakan Tayyip Erdoğan’ın, Bilteci’nin mektubunu okurken ağladığını yazdı.

Star gazetesinde yayımlanan Sibel Eraslan'ın "Esra Albayrak: Babamı ağlarken gördüm bu sabah" başlığıyla yayımlanan (21 Ağustos 2013) yazısı şöyle:

 

Esra Albayrak: Babamı ağlarken gördüm bu sabah

 

Sağ elini yukarı kaldırdı... Ve “4” işareti yaptı kalabalıklara. Yani “Rabia” dedi...

Başbakan Erdoğan’ı, tüm diğer dünya liderlerinden, muktedirlerden ayıran, farklı kılan işte bu küçücük hareketidir. Dünyaya çekilmiş ikinci “one minute”... İnsanlığa bir dakika çağrısı...

Paylaşmadığınız fikirleri olabilir, hatta muhalifi de olabilirsiniz, kahir ekseriyetle desteklenen iktidarın lideri olduğu halde bu mağduriyet söylemini nereden bulup çıkartıyor diye kızabilirsiniz bile... Ama işte o böyledir. Koşup geldiği caddeleri bir türlü bırakmaz. Hemen her konuşmasında dünyanın gelip geçiciliğine vurgu yapan, hepimizin faniliğinden, bir gün ecel çatıp geldiğinde öleceğimizden söz açan başka kaç devlet reisi biliyorsunuz? “Babamı ağlarken gördüm bu sabah” dedi Esra Albayrak. Rabia Caddesi’nde göğsünden vurularak şehit edilen 17’sindeki Esma’nın haberini okurken...

***

“Komşularla sıfır sorun”dan “değerli yalnızlığa” bir med ceziri tartışıyoruz... Hatta buna “muhteşem yalnızlık” diyenler bile var...

Oysa “muhteşem yalnızlık”, geçen yüzyılın konularından birisi olarak, emperyal çöküşü işaret eder.1815-1914 yılları arasında üzerinde güneş batmayan İngiltere’nin, Pax Britannica şeklinde tanımlanacak küresel iddialarının çöküşe geçtiği dönemi adlandırmak için icat edilmiş bir kavramdır. Benzeri bir tarihi kırılma, çok daha çarpıcı ve hızlı olarak Osmanlı İmparatorluğunda da yaşandı, Lozan sonrası Cumhuriyet’le birlikte “yurtta sulh cihanda sulh” serlevhası, bizim zorunlu muhteşem yalnızlığımızı ve içe dönük/dışa kapalı ulusçu doktrinimizi kurdu...

Türkiye, 1914 sonrası kendisine dayatılan “muhteşem yalnızlığı” kırmak adına, 1923 sonrası ikame olan “dört tarafı düşmanlarla çevrili” ezberi değiştirerek yeni bir diplomatik dile geçmiştir. Buna sadece “umut söylemi” dersek yanılırız çünkü bu aynı zamanda “gözü pek politika”yı da icap ettiren oldukça zorlu bir karardır...

Karşımızda soğuk savaşın eski dünya denklemleri yok bir defa. Glasnost sonrası dağılan Sovyet Bloğunun yol açtığı tek kutuplu dünyada değiliz. Yerel olan her şeyin aynı anda küresel bir iletişim ağı içinde yer aldığı, eski kutupların patronaj kalıntılarıyla yeni dünyanın kalp atışlarının, önceden hesap edilemezliğinin aynı anda yarıştığı, farklı disiplinlerin farklı olaylarda kolayca bir araya gelebildiği apayrı bir ilişkiler uzayındayız...

Güç” tanımı da geçen yüzyıla göre değişti. Siyasetle sivil toplum artık kalın duvarlarla ayrışmış iki farklı kategori değil. Özellikle Arap baharıyla yaşadığımız tecrübeler, Güney Amerika ve Güney Afrika’da ağır bedellerle gelinen diktatörlük sonrası deneyimler, “güç” dediğimiz olgunun salt anlamıyla silah, para, projeden ibaret olmadığını söyledi... Dipten gelen nice acı ve sabırla birikmiş dalga, adalet istiyor... Bunu en son Mısır’da Rabia Caddesi’nde ölümü göze alan pasif direnişiyle okudu Mısır halkı.

Türkiye ne yapsaydı? 200 bin insanın katledildiği komşusu Suriye’de akan kanı görmezlikten mi gelseydi? 400 bini bulan mülteciye kol kanat gerdiği yerde eli kanlı Suriye diktatoryasına aferin mi deseydi? Somali’de bomba tehdidi altında gerçekleştirdiği insani yardım mıdır yoksa Türkiye adına “muhteşem yalnızlık” dedikleri şey? Arakan’da kıstırılmış son Rohingaların dramına işaret ettiği ve insancıl diplomasi adına harekete geçtiği için mi suçludur Türkiye?

“Sivil toplum tipi dış politika olmaz” diyenler, “one minute” çıkışının Türkiye’yi yalnızlaştırdığını söylüyorlar. Türkiye’nin aldığı Gazze inisiyatifiyle birlikte, siyasetin kaba güçten ibaret olmadığını, bir değerler manzumesi olarak adaleti içkin anlamda yeniden tarif edildiğinin de mi farkında değiller?

İster “Değerli Yalnızlık” diyelim, isterse kötücül senaryolar eşliğinde “Muhteşem Yalnızlık”... Başka bir şey daha var ve çok daha etkin; gücü, adaletten yana tarif eden, savaşta ve barışta, iyilikte ve afette, içerde ve dışarıda “insancıl” olana değer veren başka ve yeni bir dünyanın eşiğindeyiz.

 

El-Bilteci’den ölen kızı Esma’ya: Sana elveda demiyorum

 

İhvan liderlerinden El-Bilteci, darbe sonrası çıkan olaylarda Rabia Meydanı'nda ölen kızı Esma'ya bir mektup yazdı. Bilteci'nin o mektubu şöyle:

 

“Sevgili kızım ve değerli öğretmenim... Sana elveda demiyorum bilakis yarın görüşmek üzere. Başı dik tuğyana isyan ederek yaşadın. Tüm engelleri redderek hürriyete sınırsızca aşık oldun. Bu ümmet, uygarlıkta hak ettiği yeri alabilsin diye onu yeniden diriltmek ve inşa etmek için sessizce yeni ufuklar arıyordun. Akranlarının uğraştığı işlerle meşgul olmadın. Her zaman derslerinde birinci olmana rağmen öğrenmeye olan açlığın dinmedi. Bu kısa hayatta sohbetine doyamadım.

Vaktim, mutlu olacak ve eğlenecek kadar geniş değildi. Rabiatul Adeviyye’de son kez bir araya geldiğimizde, “Sen bizimle olduğunda bile bizden ayrısın” diyerek bana olan sitemini dile getirmiştin. Ben de sana, “Bu hayat birbirimize doyacak kadar geniş değil. Birbirimize doyalım diye Allah’tan cennetinde bize bu sohbeti vermesini temenni ediyorum” demiştim. Sen şehit olmadan iki gün önce seni rüyamda gelinlikler içinde gördüm. Bu dünyada eşi benzeri olmayan bir güzellikteydin. Yanıma sessizce oturduğunda sana, “Bu gece senin düğün gecen mi” diye sordum.

Sen de “Düğünüm akşam vakitlerinde değil öğlen olacak” demiştin.

Çarşamba günü, öğlen vakti şehit olduğun haberi bana ulaştığında, senin rüyamda bana ne demek istediğini anlamış oldum. Allah’tan seni şehit olarak kabul etmesini niyaz ettim. Ve şehadetin, bizim haklı olduğumuzu ve düşmanımızın da batılın ta kendisi olduğu inancımızı pekiştirdi. Son vedanda yanında olamamam, son bir kez seni görememem, alnına son bir öpücük konduramamam ve senin cenaze namazını kıldırma şerefine nail olamamam beni derinden üzdü.

Beni bunları yapmaktan alıkoyan, ölümden veya karanlık hücerelerden korku değil, uğruna canını verdiğin davayı (devrimin hedeflerine ulaşması) sürdürebilmekti. Zalimlere karşı başın dik (göğsünü gere gere) direnirken gaddar kurşunlar  göğsüne saplandı ve ruhun yüceldi. Ne kadar güzel bir azmin ve terbiye edilmiş bir nefsin vardı. İnanıyorum ki, sen Allah’a verdiğin söze sadakat gösterdin, Allah da sana verdiği söze... Öyle ki, şehadet şerefini bize değil de sana bahşetti.

Son olarak, sevgili kızım ve değerli öğretmenim...  Sana elveda demiyorum bilakis görüşmek üzere.. Buluşmamız, yakında peygamber ve ashabıyla birlikte Havz-ı Kevser’de olacak. Sonsuz kudret ve hükümranlık sahibi Allah’a yakın, O’nun nezdinde değerli ve şerefli bir konumda. Ayrılmamak üzere, birbirimize doyma temennilerimizin gerçekleşeceği bir buluşma...”