Gündem

"Ankara katliamı savcısı delillerimizi 'yeterince var' diyerek reddediyor"

Avukat Karakoç: Hastanede tedavi gören arkadaşlarımızın kıyafetlerini delil olarak kabul etmediler

07 Aralık 2015 15:42

Ankara’da 102 kişinin hayatını kaybetmesiyle sonuçlanan bombalı saldırı için Demokrasi İçin Hukukçular Üyesi Avukat Özcan Karakoç, davaya sundukları dellilerin savcı tarafından “Dosyada yeterince veri var” denilerek her seferinde reddedildiğini söyledi.

Evrensel’e konuşan Karakoç, soruşturmadaki kısıtlama kararının her türlü veriye ulaşmayı engellediğini söylerken, “Savcı dosyada ne yaptığını paylaşmıyor, dosyaya herhangi bir katkımız olamıyor” dedi.

Eda Yıldırım’ın Özcan Karakoç ile yaptığı görüşme şöyle: 

Katliamın üzerinden bir buçuk ay geçti. Soruşturma ne aşamada?

Biz de bilmiyoruz. Çünkü kısıtlama kararı dosyada hiçbir veriye ulaşamamayı getiriyor. Yani kısıtlama kararının dayandırıldığı CMK 153. maddenin 2. fıkrasında, ‘Müdafiin dosya içeriğini inceleme veya belgelerden örnek alma yetkisi, soruşturmanın amacını tehlikeye düşürebilecek ise cumhuriyet savcısının istemi üzerine hakim kararıyla kısıtlanabilir” diyor. Ancak aynı maddenin 3. fıkrasında ise “Yakalanan kişinin veya şüphelinin ifadesini içeren tutanak ile bilirkişi raporları ve adı geçenlerin hazır bulunmaya yetkili oldukları diğer adli işlemlere ilişkin tutanaklar hakkında, ikinci fıkra hükmü uygulanmaz” deniyor. Bunu hukuken nasıl değerlendireceğimiz ayrı bir önem. Bir de filli uygulama konusunda farklılığı var. Burada şunu kastediyorum. Bir dosyada gizlilik kararı olabilir. Ama o dosyanın müşteki veya mağdurları, bunların eşyalarının uzun süre verilmemesi, şahsi eşyalarına el konulması ve hatta ölen insanların otopsi raporlarının bile paylaşılmaması bu kapsama girmez. Yani burada savcının kısıtlama kararının üzerine bir kısıtlama  kararı daha koyması hukuki değil. Halihazırda Diyarbakır patlaması, Suruç patlaması, bütün katliam dosyalarında kısıtlama kararı devam ediyor. Ve bu süre sınırsız. buradaki büyük tehlikede bu katliamdan sorumlu olanların yargılanabilmesi ya da bu katliamdan sorumlu olanların bulunabilmesine ilişkin tarafların yani müşteki ve mağdur tarafın da dosyaya sunabileceği katkıların engellenmesi. 

Bu durumda dosyaya herhangi bir katkınız olamıyor…

Evet olamıyor çünkü savcı dosyada ne yaptığını paylaşmıyor. ‘Kısıtlama kararını kaldır’ diyoruz ama sulh ceza hakimlikleri gibi mahkeme olmayan, siyasi iradeyle kurulan, tarafsız ve bağımsız oldukları şaibeli hakimlikler birbirini takip eden kısıtlama kararları veriyorlar. 10-12 tane ceza hakimliği kuruyorsunuz. Tabiri caizse ahbap-çavuş ilişkisi içerisindeler. Ahmet’in verdiği kararı Mehmet asla kaldırmıyor. 

Dosyaya ilişkin hiçbir şey paylaşılmadığını söylediniz. Peki tutuklanan kişilere ilişkin bir bilginiz var mı?

Doğruyu söylemek gerekirse belli bir basın bizden daha çok şey biliyor. Savcıların ya da emniyetin servis ettiği kadar haberi kendi basını yayıyor. Biz de öyle haberdar oluyoruz. Oysa bir dosyanın şüphelisi yani öldürenleri, öldürtenleri, azmettirenleri bu dosyaya dair bilgi, belge alabilir, verebilir. Aynı şekilde müşteki ve mağdur taraf da bu dosyaya erişebilmeli ki bu dosyaya dair haklarını savunabilsinler. Bu engelleme bütün herkese karşı bir engelleme olsa nispeten kabul edilebilir. Ama deliller, belli siyasi iradelerle belli bir basına servis ediliyor. Savcı delilleri yeterince toplamıyor. 2-3 gün sonra bile delil olarak insan parçaları buldular. Aslında bu savcının acizliğini de gösteren bir şey. Yeterli ve donanımlı bir inceleme yapmamış ki 2-3 gün sonra ölen insanların parçaları ağaçtan düştü. 

Yani olay yeri incelemesinden başlayarak soruşturmada ciddi sıkıntılar var diyorsunuz?

Çok büyük sıkıntı var. Bu patlama ya da bu terör eylemini sadece 2-3 kişiye ya da IŞİD’e indirgememek gerekiyor. Elini kolunu sallayarak Suriye’den Ankara’ya kadar gelen insanlar var. Bu insanların aileleri daha önce “Bizim çocuklarımız IŞİD’e canlı bomba olacak” diye emniyete ihbarda bulunmuş. Yine emniyet istihbaratı, bunların bir kısmını dinliyor. Fakat bu insanların oraya gelmesine göz yumulmuş. Bu kadar açık. Bu ihmal değildir. İzin verilmiştir. Buna izin veren ya da bunu görmezden gelen ya da kasten destekleyen siyasi iradedir. Görevden alınan 2 emniyet müdürü değil, istihbaratın tamamıdır.  

Siz de bu nedenle katliamdan kısa bir süre sonra soruşturmanın kamu görevlileri yönünden de genişletilmesi talebiyle başvuru yapmıştınız... 

Evet dediğim gibi orada ölen 2 canlı bomba veya görevden alınan 2 emniyet müdürü saldırının tek sorumluları değil. Burada istihbarat zafiyeti olmaz. İstihbarat alınmış. Buna  rağmen izin verilmiş. Şimdi burada izin verebilecek ya da ihmal edebilecek sadece emniyet ayağı değil. Ama emniyetin bağlı olduğu İçişleri Bakanlığı, emniyetin idari anlamda bağlı olduğu valilik ve İçişleri Bakanlığının bağlı olduğu ve sürekli bilgi verdiği Başbakanlık. Bilmiyorum Başbakanlıktan Cumhurbaşkanlığına kadar gider mi? Ama bir dosya açılmalı ki oradakinin istihbarat zafiyeti olup olmadığı, ihmal ya da kasten buna göz yumulduğu ortaya çıksın. 

Ancak kısıtlama kararı nedeniyle bu sorulara şu an yanıt alamıyoruz. En basit, bu işleri takip eden savcılıklara bile ulaşamıyoruz. Kapılarına 12 tane güvenlik koruması koyuyorlar. Avukatlarla görüşmek istemiyorlar. Çok bastırıp da o bariyeri aştığınız ve savcının odasına girdiğiniz vakit de, hangi evrakı verirseniz verin, okumaya dahi gerek görmeden kısıtlama kararının kaldırılmasının usulen reddine deyip yüzünüze bile bakmadan evrakı size geri veriyorlar. Dolayısıyla bu soruşturmalar artık özel veya yetkili soruşturmalar değil, çığırından çıkmış soruşturmalar. Birileri bir şeyler yapıyor. Ne yaptıklarını kimse bilmiyor. Üstelik Türkiye’de gündem o kadar hızlı değişiyor ki zaman içerisinde bazı vakalar unutulabiliyor. 

Ankara Katliamı da unutulan olaylardan biri olabilir mi?

Tüm çabamız onlardan biri olmaması yönünde. Onlardan biri olamayacak çapta bir katliamdır çünkü. Burada ölen insanlarımızın sayısı değil sadece. Patlamanın şekli, bombacıların elini kolunu sallayarak Ankara’ya girebilmeleri, patlamanın meydana geldiği kitlenin hedef kitle olup olmadığı... Bunun çok fazla sacayağı var. Bu ülkede maalesef pek çok acı yaşadık. Pek çok dosyada bu acılar, ‘mahkemelerin kapanı’na kısılarak götürülmek zorunda kaldı. Ancak bu dosya çok ağır bir dosya. Dolayısıyla bu dosyanın kapatılması mümkün değil. İstediği kadar savcısı değişsin ya da  3 ay değil 3 yıl gizlilik kararı alınsın mutlaka bu dosya açılacak. Bu dosya açıldığında da inanıyorum bu olayın arkasındaki gerçek sorumlular, gerçek irade mutlaka ortaya çıkacak. 

Katliamın aydınlatılması için baştan beri nasıl bir soruşturma yürütülmeliydi?

Bu bizim ülkede biraz daha mümkün olmayacak bir şey. Özellikle son dönemde. Mevzuata göre olması gereken, 4 veya 5 savcıya, “ Sizin tek dosyanız bu dosya, sadece bu dosyayı çalışacaksınız” diyeceksiniz. Bu savcıların herkese karşı bağımsızlıklarını garanti edersiniz. Ve dersiniz ki “Siz kanunen olması gereken gibi soruşturma sürdüreceksiniz. Kendinizi asla bir tarafa karşı ezilmiş, ya da bir tarafa karşı zaaflı hissetmeyeceksiniz.” Yine savcılar da emniyetten veya jandarmadan oluşturacağı adli birimlerine “Siz tarafsız ve bağımsızsınız. Sadece bize tabisiniz” deseydi bu soruşturma belki bir ayda sonuçlanabilecek bir soruşturma olurdu. 

Komisyonu kurduğunuzda, saldırının tanıklarına ‘Elinizdeki her türlü bilgi, fotoğraf, görüntü vs.  bize ulaştırın’ çağrısı yapmıştınız. Sonuç verdi mi bu çağrı? 

Evet gelenler oldu. Gelenlerin bir kısmını savcılığa sunduk. Tabii ki savcılığın yaklaşımı, “Dosyada yeterince veri var” oldu. Şimdi dosyada yeterince veri olup olmadığı da tırnak içerisinde savcının takdiri. 

Savcının almadığı deliller arasında ne vardı peki?

Mesela hastanede tedavi gören arkadaşlarımızın kıyafetleri vardı. Onları sundu arkadaşlarımız, savcı almadı. Şehir dışından gelecek deliller vardı. Bunu söylediğimizde  dosya savcısı, “Kişi elindekini oradaki savcıya teslim etsin, postayla gönderir” diyor. Bu delil toplama yöntemi değildir. Savcıya götürdüğünüzde, hemen delili himayesine alır ve  kriminale gönderir. “Bunu araştırın” der. Aksi halde delil yolda kaybolabilir, zarar görebilir. O yüzden delil postayla gönderilmez. Görüntüler var. Onları da tasnif ediyoruz. Yaralı arkadaşlarımızın listesini oluşturduk, onlarla ilgili bir form çalışmamız var. Görgü tanıklarını tespit ettik, soruşturma dosyasına katacağı katkıya göre savcıya bildireceğiz. 

Tekrar gizlilik kararına dönersek Reyhanlı, Suruç, Diyarbakır dosyalarında da gizlilik kararları alındı. Devletin adının geçtiği bu tür dosyalara hemen bir kısıtlama kararı getiriliyor. Bu ne anlama geliyor?

Kısıtlama kararının daha çok adli suçlarda uygulanması gerekir. Çok istisnai dosyalara konulur. Yüz tane ceza dosyası varsa belki bir tanesine konulması gerekir. Çünkü kısıtlama kararının varlığı hem şüphelinin savunma haklarını engeller hem de müşteki mağdur tarafın dosyaya erişimine bir manidir. Ayrıca siyasallaştığı çok açık olan savcının kendi istediği gibi dosya üzerinde at koşturmasını sağlar. Ancak istisnai kurum kısıtlama kararı, maalesef bu ülkede olması gereken oldu. Kısıtlama kararının olmadığı dosyalar çok az. Bunu şöyle yorumlamak gerekiyor. Eğer ki bir soruşturma sürdürülüyor ve burada devletin veya devlet birimlerinin ya da hükümet ya da hükümet birimlerinin en ufak bir ihmali söz konusu olabileceği soruşturma dosyasına peşinen kısıtlama kararı alınıyorsa, bu devletin ya da hükümetin sorumluluğunun gözden kaçırılması çabasıdır. Tam da o yüzden olay yer incelemesinin bizzat emniyet genel müdürlüğü tarafından yapılması da yanlıştır. Her kesimin istihbarat zafiyeti var dediği bir ortamda istihbarata bağlı emniyetin delil toplaması mümkün değildir. Delilleri karartır. Ve hatta masumiyetini ispatlamak adına delil yaratır ve dosyaya koyar. 

Peki devlet mağdurlara maaş ve tazminat ödeyecek. Aileler bu parayı alacak mı veya ayrıca bir tazminat talebinde bulunacaklar mı?

Devletin vereceği tazminat ya da kan parası, devletin kusur yeteneğini ortadan kaldıran, ‘aklayan’ bir tazminat. Devlet vatandaşlarını korumakla mükellef. Bu nedenle hesap vermek zorunda. Dolayısıyla ölen insanların aileleri, bizde vekaleti olan görüştüğümüz ailelerin tamamı bu tazminatı almayacak. Biz bugün tazminat davası için Ankara’da idare mahkemesine başvuruda bulunacağız. Tazminatı dava yoluyla istediğiniz zaman devletin kusurunu tespit eder mahkeme ve  “Evet burada devletin kusuru vardır. Devlet alması gereken önlemleri almamıştır. Dolayısıyla devleti vatandaşına şu kadar para ödemeye mahkum ediyorum” der. 

Aileler acılarını yaşıyor. Onlara sürekli izah ettiğimiz şey, bu zorlu bir süreç olacak. Biz avukatlar olarak her katkıyı sunacağız. Ancak sadece avukatların sunacağı bir katkıyla da yeterli olamayacak. O yüzden ölenlerin aileleri bildiğim kadarıyla bir platform oluşturacaklar. Yine ailelerin oluşturduğu bir basın diyalog merkezi olacak. Bu sayede, Ankara Katliamı ve saldırı dosyası bütün ülkenin gündeminden düşmeyecek. 

Soruşturmayı yürüten Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, “Saldırıyı IŞİD yaptı ama bu saldırı hem 1 Kasım seçimlerini erteletmek hem de PKK’nin eylemlerini meşrulaştırma amaçlıdır” dedi. Bu hukuki bir açıklama mıdır?

 Başsavcılık, Başbakanın söylemi üzerine “Evet hükümete karşı bütün terör örgütleri birleşti bunu yapmaya çalışıyorlar ve IŞİD’den destek alıyorlar. Bunlar kokteyldir” tezini hukukçu kimliğiyle destekler bir şey söyledi. Başsavcı, resmen kendisini hükümetin tarafı olarak gördü. 

Başsavcılığın böyle bir açıklama yapması soruşturmanın çerçevesine yönelik de bir işaret mi? Yani önlem alınmadığı ya da göz yumulduğu iddiaları hiç araştırılmayacak diyebilir miyiz?

Öyle yapmaya çalışacaklardır tabii. Bu nedenle biz komisyonlar kurduk. Bir sürü çalışma yapıyoruz. Savcılığa habire müracaatlarda bulunuyoruz ki bu dosyanın peşinde olduğumuzu bilsin. Ama en nihayetinde ben size en korkunç sahneyi çizeyim. Savcı der ki “Ben bütün soruşturmayı tamamladım. 2 canlı bomba kendini patlatarak öldürdü. Ve bu 2 canlı bombayla kimse arasında tespit yapamadım. Dolayısıyla dosyayı kapatıyorum.” Bu durumda dahi olay mahallinde ölen insanların yakınları veya yaralıların herhangi biri gidip dosyaya dilekçe koyup “Ben bu dosyanın zarar göreniyim, dosyayı bana ver” diyebilir. Çünkü dosya kapatıldığı anda kısıtlama kararı kalkar ve bütün dosyaları zarar gören herkes alabilir. O zaman o dosyada ne olup bittiğini kamuoyu görecek. 

Paris ve Ankara Katliamı sonrasında iktidar ve yargı tutumu arasında nasıl bir fark var?

İki katliamı karşılaştırdığınız zaman, Avrupa’nın hukuka bakış açısıyla Türkiye’nin hukuku eziş bakış açısını görürsünüz. En belirgin fark Ankara Katliamı’ndan sonra savcılık suskun kalırken, başbakan ilk açıklamayı yaptı ve “IŞİD bağlantısı olduğunu tespit ettik. İsimleri bizde saklı ama dosyada gizlilik kararı olduğu için söyleyemem” dedi. Paris Katliamı’na bakarsanız ilk açıklamayı başsavcı yaptı ve “Patlamayı yapanlarla, IŞİD bağlantısını yakaladık” dedi. Olması gereken birinci şey bu. Bakın Fransa’da da patlamalar oldu. Başsavcı hiç  “kokteyl terör” demedi. Ki Fransa’da da kırmızı liste dediğimiz yasaklı örgütler listesi mutlaka vardır. İsteseydi Fransa’da onu yapabilirdi. Doğrudan “IŞİD” dedi. Bizde daha olay olur olmaz failler “IŞİD bağlantılı” denildi ama ama hemen ardından bunlar bir “kokteyl terör” dendi. Yine basından takip ettiğimiz kadarıyla Fransa polisi, saldırıdan sonra hemen IŞİD hücrelerini bastı. Bizde ne oldu peki? Suruç saldırısını düşünün. Savcı “Katliamın sorumlusu IŞİD” dedi. O tarihten sonra aylara yayılan operasyonlar oldu ve 3 bin 600 küsur gözaltı oldu. Bu gözaltılardan üç bine yakını “PKK, KCK”ye yönelik  operasyonlarda oldu. IŞİD dediğiniz operasyonlarda 100-200 kişi gözaltına alındı. Dört beş kişi tutuklandı onlar da sonra bırakıldı. Bir ülke hakikaten failler kimse ona yönelik operasyon yapıyor ve bunu kamuoyuyla anbean paylaşıyor. Yine orada başsavcı çıkıp bu dosya gizli demiyor. Bizim ülkemizde IŞİD terörünü lanetlemek isteyen insanlara izin bile verilmedi.