REKLAMI GİZLE

Alevi kurumları da 'cinsiyet eşitsizliğinden' nasibini aldı; 18 kuruluşun yönetim kurulu başkanının tamamı erkek

86 şube/bileşenin başkanı düzeyinde kadınların temsil oranı ise yüzde 8.5, yüzde 91.5'u ise erkeklerden oluşuyor

- A +

Hacı Bektaş Veli Vakfı Başkanı ve Hacı Bektaş Veli Dergahı Postnişini Veliyettin Ulusoy,  Serceşme Dergisi’nde kaleme aldığı yazısında, 8-9 Kasım 2017 tarihlerinde web sitelerini inceleyerek ve bilgilerin telefonla teyit edildiği 18 kuruluşun yönetim kurulu başkanının tümünün erkek olduğunu açıkladı.

386 şube/bileşenin başkanı düzeyinde kadınların temsil oranı ise yüzde 8.5, yüzde 91.5’u ise erkeklerden oluşuyor.

Ulusoy, “Hiyerarşik olarak soruna üyelik tabanından başkanlığa doğru gidildiğinde, kadınların sayısı ve temsili azalmakta ve tersinden başkan olma pozisyonunda üyelik tabanına doğru gidildiğinde ise kadınların sayısı ve temsil oranı artmaktadır” dedi.

Hacı Bektaş Veli Vakfı Başkanı Veliyettin Ulusoy’ın  Serçeşme  Dergisi’nde “‘Şah Dedik Bacıya Şahtan İçeri’ başlıklı yazısı şöyle:

"Alevilikte kadın erkek eşitliği" Alevilerde kadın erkek eşitsizliği olarak ele alınırsa Alevilik başta olmak üzere Alevi toplumunun geleceği için çok daha sağlıklı sonuçlara varılabilir. Alevilik rıza şehrinde, mana bağında, muhabbet neşesi ile gönüllerin birlenip, demlerim sürülmesi ile Hakk’ın binasını her dem yeniden kurmaktır. (Bu ifadenin bir tanım olarak okunmaması rica olunur). Bir başka ifade ile Alevilik bir inanç, dinsel yönelim olarak kendi içinde kurucu ilkeleri, yol ulularını, yolu sürenleri, mitleri, deyişleri, nefesleri, söylenceleri, anlatıları barındırır. Alevilerin, Alevilik ile olan ilişkisi ise bu kurucu ilkelere, usul, erkânların pratiği ve yolu sürmeleri ile değerlendirilir. Aleviliğin kurucu ilkelerine göre Yol’a girmemiş olanlar yani ikrar vermemiş olanlar doğal olarak “Alevi kökenli” olsalar da Alevi sayılmazlar. Bu bakımdan Alevi olmak belden gelmenin ötesinde cem kurup, dem sürmek ve bu ritüeller içerisinde Yolu sürmek ve bir adım ötesi bizatihi yaşamaktır. Yani anadan doğmanın ötesinden pirden doğmaktır. Kuşkusuz ki her canlı bir dirimselliği, canlılığı ve buna bağlı olarak hayatta olmayı içerir fakat Aleviliğe göre pirden doğmak, insanı insan-ı kamil olmaya, can olmaya götüren yolun girişidir ve aynı zamanda bu girişin bir bitiş noktası da yoktur. Can olmak, insan-ı kamil olma mertebesine erişmek Hak ile hak olmaktır. Yani cem’ül cem makamına ermektir bu da Alevilikte dört kapıdan biri olarak bilinen hakikat makamına ermektir, hak ile hak olmaktır. Burada can olanın cinsiyeti tartışılmaz, çünkü hakikatin makamı birdir, kaynağı demdir, demden öte yeşil kandildeki nurdur. Nasıl ki kurulan cemde, sürülen demde okunan gülbenglerin, söylenen deyiş ve nefeslerin, paylaşılan lokmaların, yapılan hizmetlerin, dönülen semahların, durulan darın, görülen didarların, verilen rızalıkların, edilen niyazların cinsiyeti yok ise Alevilikte cinsiyet yoktur.

Çünkü Aleviliğin kendisi aynı zamanda Sırr-ı Hakikat’i ifade eder. Sırr-ı Hakikat’e eren kişi zaten sırrı faş etmemek ile yükümlüdür. Bu nedenle devir daimde; yani içinde yaşamış olduğumuz devirde “hepimiz canız”, “hepimiz eşitiz”, “bizde eşitlik vardır”, “zaten ceme giren herkes candır” vb. şekildeki ifadeler, kendisi içerisinde bir takım itirazları içeriyor.

İkrar, görgü, dar didar cemlerini kurmaktan uzak düştük. Başka bir deyişle yolumuzdan uzak düştük. Tabi ki bir bütün olarak bunlar olmuyor, yapılmıyor demek doğru olmaz.  Şayet bu hizmetler Aleviliğin temel esaslarına göre uygulanıp, pratiği yerine getiriliyorsa eşikteki, beşikteki, döşekti birdir ve eşittir. Ama kurucu esaslara göre yerine getirilemiyorsa bu eşitlik söylemi tartışmaya açıktır çünkü burada “hepimiz canız”, “hepimiz eşitiz” söylemleri bir nevi kendi içinde bir takım eşitsizliklerin üstünü örtme eğilimini taşır. Örneğin görünür bir alan olarak Alevi STK’larının örgütlenme yapısı ve yönetici kadrosuna bakıldığında bu tür eşitsizlikler çok bariz bir şekilde görmek mümkündür. Bu hususu dile getirirken amacımız kesinlikle kimseyi zan altında bırakmak, olumsuz yönde eleştirmek değildir. Amacımız bir hakikati dile getirmek ve buradan yola çıkarak kendi eksik, noksan, hata ve kusurlarımızı en aza indirmektir. Bu nedenle, meseleyi kişiler veya gruplar üzerinden götürmek veya tartışma konusu etmek bizi hata yapmaya sürükler çünkü sorun kişilerden öte yapısaldır. Toplumsal yapının erilliğidir ve eril olan bu yapının gündelik yaşamın her alanından yeniden üretilmesi ile ilişkilidir.

Aleviliği yani Yolumuzu cinsiyet eşitsizliği üzerinden tartışma konusu etmenin doğru olmayacağını Virani’ye kulak vererek açıklamak mümkündür:  “Güruh-u Naci´den bir bacı geldi/Kırkların dolusun eline aldı/Cümlesi o bacıya hep secde kıldı/Şah dedik bacıya Şah´tan içeri.”  Fakat Alevi toplumunda bu tür eşitsizler vardır ve bir bütün olarak hepimiz bu eşitsizliğin ‘üretimine’ katkı yapmaktayız!

Anlatmaya çalıştığımız sorunu 8-9 Kasım 2017 tarihlerinde ilgili 18 Alevi kuruluşunun web sitelerini inceleyerek ve aynı zaman telefon ile bilgileri teyit ederek oluştuğumuz tablo ile biraz daha somutlaştıralım. Burada kuruluşların ve tarafların zarar görmemesi ve sanki sorunun kaynağıymış gibi bir algıya meydan vermemek için kuruluşların isimlerini kodlayarak verilmesi uygun görülmüştür. Not: burada sorunun kaynağı olarak Alevi STK’larının görülmemesi rica olunur. Bu süregelen bir sorunumuzun tecelli ettiği alanlardan yalnızca biridir.

Görünür Bir Alan Olarak Alevi Kuruluşları’nın Yönetim Kurulu ve Bağlı Şube/Bileşenlerin Kadın Temsili Oranları[1]

[1] Bu tabloda yer alan kuruluşlar Türkiye’de ve yurtdışında bulunan Alevi STK’larıdır.

Tablodan anlaşılacağı üzere 18 kuruluşun Yönetim Kurulu Başkanı’nın erkek olduğu görülmektedir.

Yönetim Kurulu Üyeleri’ne baktığımızda tümünün toplamı üzerinden 277 üyenin 48’i kadınlardan oluşmaktadır, başka bir deyiş ile %83’ü erkek, %17’si kadın.

Kuruluşların şube ve bileşen yapısı incelendiğinde 386 şube/bileşenin başkanı düzeyinde kadınların temsil oranı %8.5, yani %91.5’u erkeklerden oluşmaktadır.

Hiyerarşik olarak soruna üyelik tabanından başkanlığa doğru gidildiğinde, kadınların sayısı ve temsili azalmakta ve tersinden başkan olma pozisyonunda üyelik tabanına doğru gidildiğinde ise kadınların sayısı ve temsil oranı artmaktadır.

Peki bu tablo nicel bir okumanın ötesinde bizim için neyi ifade ediyor?

Birincisi kamusal alana doğru yaklaşıldıkça kadınların temsil oranının düştüğü ve özel alana doğru yaklaşıldığında kadınların var olma alanlarının daha mümkün olduğu görülmektedir. Kadın evinin kapı eşiğinde adımını dışarı attığı andan itibaren engel teşkil eden ‘eşikler’ ile karşılaşmaktadır. Burada ister yönetici kadın olsun, ister sanatçı, ister çocuk bakıcısı isterse de eğitimci olan kadınlar için genel olarak sonuçlar değişmiyor. Evde; “babanın yeri”, “kocandır”, “abindir”, “evin erkeğidir”, “hane reisidir” vb. ifadeler ile kadınların yaşam mekanları daraltılıp, üzerlerindeki baskı artırılırken kamusal alanda “sen kadınsın”, “kadın başına”, “kadına bak”, “buralar size göre değil”, “bu kadının ne işi var burada” vb. ifadeler ile kadınlar açık bir şekilde alandan dışlanmaktadır. Tekrar tabloya dönecek olursak kadınların temsiliyet oranı ve söz hakkı, özgürlük ve eşitlikten en çok söz edilen alanlarda dahi kısıtlanmaktadır. Kuşkusuz ki burada kuruluşların işleyişi ve mevcut yönetici kadrolarını eleştirmek ve olumsuzlayıcı yönde bir tutum takınmak etik değildir çünkü buradaki sorun kişilerden öte yapılarla ilgilidir ve sorunun çözümünde hepimize sorumluluk düşmektedir.

Dostlar bu yazıda, toplum olarak hepimizin kanayan yarası olan bir sorunu dile getirmeye çalıştım. “Yetmiş iki fırkayı bir nazar ile görmeyen halka müderris olsa hakîkatte asîdir” düsturunu temel esas alan bir yolun yolcuları olarak bugün, kendi içimizdeki eşitsizliği giderme konusunda hep birlikte sorumluluk alıp, görev ve ödevimizi yerine getiremezsek hem beşeri hayatın akışında sağlamaya çalıştığımız kadın erkek eşitliğine hem de Yolumuza daha da uzak düşeriz. “Erkek dişi sorulmaz, muhabbetin dilinde/Hakkın yarattığı her şey, yerli yerinde/Bizim nazarımızda, kadın erkek farkı yok/Noksanlık da eksiklik de, senin özünde” diyen Hacı Bektaş Veli; Diyar-ı Rum’a geldiğinde Rum Erenleri’ne gıyaben selam verir.

Selam, o sırada mecliste onlarla birlikte oturan Fatma Bacı’ya ayan olur; ayağa kalkıp selamı alır. Erenler kimin selamını aldığını sorarlar; o da Rum’a yeni gelen bir erenin selamını aldığı cevabını verir. Sanırım kaçırdığımız nokta bu ayan olma durumudur. Her cemin kuruluşunda ve demin sürülüşünde Hakk’ın binasını yeniden kurarız, bu da evvelâ gönülleri birleyip, cemal cemale muhabbet etmek ile mümkündür. Hakikat şehrinde, mana bağında, muhabbetin neşesi ile gönüllerimizi birleyip, hem geleceğimize ışık olalım hem de insanlığa gönlümüzde koptuğu kadarı ile değer katalım. Şayet bunu yapmazsak ne Meydan-ı Ali’den dara duranı, ne görülüp sorulanı, ne cem kurup dem süreni ne de “melamet hırkası” giyebileni buluruz. Halimiz Ulu Pir’e ayandır; sırrımız nokta-ı beyandır.